NÜKLEER ENERJİ. Atom çekirdeklerinin yarattığı enerji. Bu enerji çok fazladır. Atom çekirdekleri parçalandığında, serbest kalan enerjinin bit bölümü ısıya dönüşür ve nükleer güç üreten bir fabrikada elektrik üretiminde kullanılır. Bir nükleer reaktörde, atom çekirdekleri yavaş ve iyi bir denetimle parçalanır ya da daha basit öğelere ayrılır (füzyon). Bir nükleer bombada bu süreç tümüyle farklıdır. Burada tüm enerji, sanayinin kesirleri gibi az bir sürede serbest duruma geçtiğinden, yalnız yok etme amaçlarıyla kullanılır. Tüm nükleer parçalanma süreçlerinin tehlikeli yönü, bu süreç sonucu radyoaktif ışınımların oluşması ve kullanılan yakıtın da ışınetkin (radyoaktif) özellikle olmasıdır. Bu nedenle, nükleer güç üretilen fabrikalarda, ayrıca özellikle artık maddelerin işlenmesi ve depolanmasında büyük güvenlik önlemlerine gerek vardır. Atomlar ve çekirdekleri. Maddelerin tümü atomlardan oluşur. Her atomda, pozitif elektrikle yüklü bir çekirdek ve çevresinde negatif yüklü elektronlar bulunur. Çekirdeğin elektrik yükü, elektronların elektrik yükleri toplamına eşittir. Elektronlar, değişik yörüngeler içinde hareket eder ve biçimleri atomlarının kimyasal özelliklerini ya da bağlı oldukları kimyasal elementi belirtir. Kimyasal tepkimelerde, değişik atomların elektronları arasında bağlar oluşur. Yanma ya da patlamayla sonuçlanan kimyasal tepkimelerde çok miktarda ısı (kimyasal enerji) açığa çıkar. Ancak, atom çekirdekleri bu süreçten etkilenmez. Atom çekirdekleri proton ve nötron denen iki parçacığı içerir. Protonun pozitif elektrik yükü, elektronunkine eşittir. Nötronsa, elektrik yükü açısından nötrdür. Proton ve nötronların arasındaki çekim güçlerinin fazla oluşu, çekirdekte dengeyi sağlar. Çok incelikli ölçmeler sonunda, atomun kütlesinin, kendisini oluşturan proton, nötron ve elektronların kütleleri toplamından biraz küçük olduğu görülmüştür. Bütün ve parçalar arasındaki bu kütle farkı, kütlenin atom çekirdeklerini birbirine bağlayan enerjiye dönüşmesinden doğar. Bu nükleer parçalanma sürecinde bir bölümü açığa çıkarrnükleer enerjidir.Belli bir elementin atomları, her zaman çekirdekteki protonların sayısına eşit olmakla birlikte, bazı elementlerde nötronların sayısı değişir. Böyle bir elementin birkaç izotopu olduğundan söz edilir, izotopların kimyasal özellikleri benzer, fiziksel davranışları farklıdır. Bu nedenle, ancak fiziksel yöntemlerle birbirlerinden ayırt edilebilirler.Işınım. Atom çekirdeklerinin yapısı, genellikle çok dengeli ve kolay parçalanmayan özelliktedir. Bununla birlikte, belli bir süre sonra kendiliğinden ayrışan atom çekirdekleri de vardır. Bu ayrışma sırasında çekirdekten parçalar ya da yüksek enerjili ışınımlar yayılır. Böyle değişken yapılı atom çekirdeklerinin ışınetkin özellikte olduğu bilinir ve parçaların dağılması ,qlayına di ışınetkin ışınım denir. Parçalanma sırasında, atom çekirdeğinin bileşimi değişir. Çekirdekte protonların sayısı değişirse, atom başka bir elemente dönüşür (transmutasyon). Buna karşılık, nötronların sayısı değişirse, asıl elementin bir izotopu oluşur. Yeni oluşan çekirdek, dengeli olabileceği gibi yine ışınetkin özellikte olabilir. Işınetkin olursa, çekirdek belli bir süre içinde yeniden ayınşır ve bu süreç, sonuçta dengeli bir ürün oluşuncaya kadar birkaç kez yinelenir. Işınetkin özellikli atom çekirdekleri sayısı, başlangıçtaki sayının yarısına düşünceye kadar geçen süreye, elementin yarılanma Süresi denir. Örneğin, uranyum 235, uranyum 238 ve toryum 232 gibi doğal birkaç element, kendiliğinden ışınetkindir. Bu elementlerin yanlanma süreleri çok uzun olduğundan, yeryüzünün oluşumundan bu yana hâlâ doğal çevrededirler. Bununla birlikte, 20. yy’da birçok atom çekirdeğinin ışınlama ya da atom içindeki parça-cıklann (elektron, proton ve nötronlar) bombardımanı yoluyla yapay olarak ışınetkin duruma getirilebilecekleri anlaşıldı. Doğal elementlerin hızla başka elementlere dönüşmesi nedeniyle, anılan yöntemlerle doğada bulunmayan bir dizi yapay element üretilmiştir. Tıp (ışınımla tedavi), besin endüstrisi (koruma) ve teknoloji (gereçlerin test edilmesi) gibi birçok alanlarda yapay ışınetkin elementlerden yararlanılır. Ancak, nükleer reaktörlerde bu elementler, genellikle İstenmeyen yan ürünlerdir.Atom çekirdeklerinin enerjisi. 1930lu yıllarda nötronların silah yapımında kullanılmaya başlanmasıyla o zamana kadar atom çekirdeklerinin bilinmeyen oluşumlarını ortaya çıkarmak için yapılan araştırmalara hız verildi. 1938′de Otto Hahn ve Fritz Strassmann bu konuda Önemli bir buluş ortaya koydular. Araştırıcıların buldukları bir yöntemle uranyum çekirdekleri parçalanabilmiş, bunun sonunda da nötronlar ve çok miktarda ısı açığa çıkmıştı. Ayrıca, yeterli yoğunlaşmayla serbest kalan nötronlar başka uranyum çekirdeklerini de parçalayabilir bu da zincirleme bir tepkimeye yol açabilirdi. Böyle bir oluşum sonucu açığa çıkan enerji göz önüne alındığında, bu süreçten yararlanarak bilinen silâhlardan on bin kat daha güçlü patlayıcı bir silah yapılabilirdi. Bu düşünceden hareketle, ABD birkaç yıl içine bir atom bombasının üretimine yetecek oranda, atom çekirdeği parçalanabilen maddeler elde etmeyi başardı. Bu olayda, 1945′te askeri ve siyasal tarihte bütünüyle yeni bir dönem, yani nüklcar silah yarışı dönemi başladı. Nükleer parçalanmayla büyük oranda enerjinin açığa çıkarılması düşüncesi gerçekleşince, bu enerjiden barışçı amaçlarla da yararlanılabileceği görüşüne varıldı. Örneğin, denetimli bir nükleer tepkime sonucu oluşan enerji, bir buhar türbini ve bir jeneratör yardımıyla elektrik enerjisine dönüştürülebilir. Tüm makineleri ve yapılarıyla birlikte, nükleer güç üreten fabrikaların temelini oluşturan nükleer reaktörlerdeyse, ısı üretilir. Nükleer güç üreten fabrika. Bir nükleer reaktör, çift duvarla çevrilmiş çelik bir bölmeden oluşur. Pratik olarak bu duvarlar, nükleer parçalanma sırasında ortaya çıkan tüm ışınımı emerler. Bu çelik bölmeye pompalarla su, sodyum, karbondioksit ya da helyum gibi (reaktörün türüne göre saptanır) soğutucu maddeler doldurulur. Atom çekirdekleri parçalanabilen madde, reaktöre çubuklarla indirilir. Bunlar, nükleer yakıtla dolu ve hava girmemesi için her yanı sıkıca kapatılmış metal borulardır.Her elementte, kendiliğinden elektrik akımının oluşmasına yetecek oranda parçalanabilir madde bulunmaz. Ancak, birçok yakıt elementi belli derecede birbirine yaklaşırsa, bu süreç başlayabilir. Süreç sonunda açığa çıkan ısı, 500° -1.000°C derecelerde sıtılmış soğutucu araçlara aktarılır. Çok kullanılan sıcak su reaktöründeyse, önce soğuk su buhara dönüştürülür. Bu buhar, doğrudan doğruya elektrik üreten bir jeneratöre bağlı bir türbine gönderilir. Bununla birlikte, reaktörlerin çoğu çok aşamalı devrelerle çalışmaktadır. Bu reaktörlerde, ilk soğutma devresi sonunda ortaya çıkan ısı, buharın üretildiği 2. devreye (bazen bir 3. devreye) aktarılır. Bir reaktörün çıkışı, reaktörde üretilen ısı miktarına bağlıdır. Üretilen ısının güce dönüştürülmesini sağlamak için reaktöre,nükleer parçalanma sırasında serbest kalan nötronları emecek düzenleyici çubuklar sokulur. Elektrik akımı oluşturan nükleer parçalanmaların sıklığı ancak böyle denetlenebilir. Çekirdekleri parçalanabilen maddeler çubuklar içinde bulunduğu sürece, parçalanmış ürünler dışarı sızmaz. Bununla birlikle yine de sızma olursa, radyoaktif maddeler ilk soğutma sistemine girerler. Örneğin, ısı üretimi çok fazla, soğutma yetersiz olursa, böyle bir durumla karşılaşılabilir. Bu durumun çevre açısından tehlikesini erken önleme amacıyla ilk soğutma sistemi, suyu sürekli olarak zararlı kimyasal maddelerden arıtacak, çeşitli koruyucu araçlarla çevrilidir. Ayrıca, tehlike anında ilk sistemin işlevini üstlenecek yedek birkaç soğutucu sistem de bulunur. Parçalanabilir maddenin devri. Bir nükleer reaktörde uranyumun kullanılması, parçalanabilir maddenin devrinin bir parçasıdır. Bu devir, uranyumun çıkarıldığı yerde başlamıştır. Doğal cevherden, mekanik ve kimyasal süreçlerle uranyumoksit üretilir. Bu maddede, uranyum yalnız % 0.7’si U-235 izotopuna, % 99,3′üye U-238 izotopuna bağlıdır. Nükleer yakıta dönüşebilmesi için parçalanabilir U-235′in yoğunluğu, reaktörün türüne göre genellikle °/o 3-5 oranında artırılır. Bu amaçla, uranyumoksit önce uranyumhekzafloride dönüştürülür. Sonra bu gazdaki iki izotop, gaz yayılması (iki izotopun yayılma oranları farkına dayanan bir süreç) yoluyla birbirinden ayrılır. Başka süreçlerin yanı sıra bu süreç de, İngiliz-Alman-Hollandaortaklığıyla kurulmuş bir Uranyum Zenginleştirme Şirketi’nde (URENCO) uygulanmaktadır. Bu şirketin Capenhurst (İngiltere) ve Almelo’da (Hollanda) fabrikaları vardır. Zenginleştirilmiş uranyum hekzaflorid, daha sonra yeniden, basınçla ve parçaların eritilip yapıştırılmasıyla kalıp biçimine getirilmiş uranyumoksite dönüştürülür. Bu işlem, uranyumoksit kalıplarının çubuklar içinde tutulduğu yakıt elementi fabrikasında olur. Parçalanma sırasında ışın etkin maddelerin dışarı sızmasını önlemek için, çubukların çevresindeki gereç en iyi nitelikte olmalıdır. Nükleer güç fabrikalarında kullanıldıktan sonra tükenen bu yakıt çubukları (yine de yüksek oranda ışınetkin özelliktedir), uzaktan denetimli bir işlemle reaktörden çıkarılır ve bir su sarnıcında depolanır. Birkaç ayla 1 yılı aşkın süre arasıda burada kalan çubukların ışınımı, kısa yaşamlı izotopların ayrışması nedeniyle önemli ölçüde azalır. Ancak, elementlerde bu aşamadan sonra da yüksek oranda ışınım kalır. Daha sonra, elementlerin küçük bir bölümü “yeniden işleme fabrikası” denen bir fabrikaya götürülür. Elementlerde Önemli oranda ışınımın bulunması nedeniyle, bu işlem için güvenlik gereklerine uygun özel kutulardan yararlanılır. Artan uranyumla nükleer parçalanma sırasında oluşan plütonyum 239 izotopu, bu fabrikada kimyasal süreçlerle öteki parçalanabilen ürünlerden ayrılır. Parçalanabilir madde olarak yeniden kullanılabilmesi için uranyum, zenginleştirme olanaklarının bulunduğu yere gönderilir. Plütonyum da, yine parçalanabilen bir madde olarak kullanılabilecek ayrı plütonyum elementleri biçimine dönüştürülür: Ancak plütonyum, nükleer bomba yapımında da kullanılabilecek bir maddedir. Bu nedenle, plütonyumun farkında olmadan yok olmasını Önleme konusunda, uluslararası denetimler yoluyla çaba harcanmaktadır. Daha başka denetimlerin yanı sıra, bu tür denetim, 1957′de Viyana’da kurulan Uluslararası Atom Enerjisi Kurulu’nca (IAEA) yönetilmektedir, ilke olarak bir nükleer reaktör, plütonyum 239 üretimi, uranyum 235 tüketiminden daha fazla olacak biçimde yapılır. Bu tür reaktöre, “üretici reaktör” denir. Uygulamada böyle reaktörlerin ilkelere uygun çalışması istenirse, enerji üretiminde uranyum 235′in %0.7′lik bileşiminden değil, çok daha büyük bir bölümünden yararlanılmalıdır.Karşı görüşler ve tartışma. Nükleer enerjinin barış amacıyla kullanımında gelişme, İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra başladı. Savaş sırasında, nükleer araştırma yönünde önemli adımlar atıldı. Ayrıca, atom çekirdeği parçalanabilen maddelerin ortaya çıkarılması ve zenginleştirilmeleri konusunda askeri olanaklar da sağlandı. ABD ve SSCBde ilk nükleer fabrikalar 1950′li yılların başında işletilmeye başlandı. Aynı dönemin ikinci yarısında, Büyük Britanya ve Federal Almanya’da da bu tür fabrikalar açıldı. 196O’lı yıllarda dünya piyasasında bol miktarda ucuz petrolün bulunmasıyla, bu hızlı gelişme yavaşladı. 1970′te nükler enerjinin dünya enerji üretimindeki payı 0/o0.1 oranındaydı. Bununla birlikte, petrol fiyatlarındaki hızlı artış ve fosil yakıtlarındaki hızlı artış ve fosil yakıtlarının erime tehlikesinin yarattığı korku, nükleer güç kaynaklarının yeniden geliştirilmesini etkiledi. Ancak, birçok Batı ülkesinde bu enerji kaynağından yararlanmaya karşı çıkışlar da arttı. Bir yandan nükleer enerjinin dünya enerji sorununu gerçekten çözüp çözemeyeceği tartışılırken, öte yandan bu enerjinin denetlenmesi ve güvenliği konusunda belirsizlik de çoğaldı. Nükleer enerjinin geliştirilmesi sorunu, giderek sosyal ve duygusal konularla iç içe geçen siyasal bir özellik kazandı. 1980′de Batı Avrupa, ABD ve Kanada’da da 170 dolayında nükleer fabrika vardı. Ayrıca, SSCB’de 27, Japonya’da 22 ve Doğu Avrupa ülkelerinde (Bulgaristan, Demokratik Almanya, Çekoslovakya) 9 fabrika olduğu sanılıyordu. Danimarka, İrlanda, Lüksemburg, Avusturya ve Norveç ise nükleer enerjiyi yeğ tutmayı şimdilik ikinci plana aldılar. 1980′de nükleer gücün dünya enerji üretimindeki payı °/c 5′in üstündeydi. Nükleer enerjiye büyük ölçüde bağlı ülkeler arasında, Fransa, Belçika ve İsveç bulunmaktadır. 1970′li yıllarda azgelişmiş ülkelerden bir kaçı da nükleer enerji üretiminde ilk adımları atmaya çalıştılar. Bu ülkelerin 1979′da Havana’daki konferansında bağlantısız ülkeler, nükleer enerjinin ortalama yaşam düzeyinin yükseltilmesinde çok önemli olduğunu vurguladılar. Ancak, bu gelişme sürecinde karşılaşılan ilk sorun, 1968′de birkaç Batı ülkesinin imzaladığı Sınırlandırma Antlaşması idi. Bu antlaşma, çeşitti koşulların yanı sıra, üretilen tüm parçalanabilir maddelerin uluslararası denetim zorunluğunu da getirdi. Böylece, bu maddelerin barışçı olmayan amaçlar dışında, gizli başka amaçlarla kullanılması güçleştirildi. Birçok ülkede, nükleer silah üretimi için gerekli teknoloji vardır. Bunun yanında, uygun parçalanabilir maddelerin de (örneğin, plütonyum) bulunması gerekir. Sınırlandırma Antiaşması’na göre, nükleer silahların çoğalması tehlikesinin artmaması için, parçalanabilir maddelerin bu antlaşmaya katılmayan ülkelere satılmasından kaçınılması gerekir. Azgelişmiş ülkeler doal olarak bu antlaşmayı, Batının kendi üstünlüğünü sürdürme aracı olarak görmektedir.Ekonomik düşünceler. Nükleer enerjinin, geleceğin enerji gereksinimini karşılamada zorunlu olup olmadığı, oldukça tartışmalı bir konudur. Bu zorunluluğu savunanlar, nükleer enerjinin fosit yakıtlardan daha ucuz olduğunu öne sürerken, karşı görüştekiler de bunun daha pahalıya çıkacağı sonucuna varmışlardır. Ancak, böyle hesapların güç yönü, hesaplamada hangi etmenlerin göz önüne alınacağıdır. Örneğin, nükleer artıkların depolanması ve yeniden işlenmesi, fosil yakıtlarınkinden çok daha pahalıdır. Üstelik, bir nükleer enerji fabrikasının yaklaşık 30 yıl işletildikten sonra zorunlu olarak kullanılmaz duruma geleceği ve işletmenin boşaltılmasının gerekeceği göz Önüne alınmalıdır. Böyle bir fabrikayı boşaltmanın maliyeti (ya da ölümcül bir kazaya uğrayan bir fabrikanın), yeni bir fabrika yapmanın maliyetine yakın olacaktır. Ayrıca, bir nükleer fabrikayı yönetmenin maliyeti, olağan bir başka güç fabrikasından tümüyle farklı özelliktedir. İlkinde yatırım harcamaları (binalar ve makineler) tüm harcamaların % 6O’ı, sonuncusundaysa % 30′u dolayındadır. Bunun anlamı, kâr sağlayabilmesi için bir nükleer güç fabrikasının daha uzun süre işletilmesi gerektiğidir. Bir başka ekonomik sınırlılık, gelecekte ne kadar parçalanabilir maddelerin bulunabileceğidir. Bu konuda resmi veriler genellikle açıklanmaz. Dikkatli öngörülere göre; 1980′de Batı dünyasında ekonomik olarak sağlanabilen kaynaklar 2 milyon îon dolayındadır. Şu andaki nükleer fabrikaların artış oranıyla bu, yaklaşık 30 yıl için yeterli bir miktardır. Bir görüşe göre bu miktar, nükleer güçten yararlanmaya değmeyecek kadar azdır (Oysa, fosil yakıt kaynakları daha uzun süre dayanır). Bununla birlikte, genelde daha çok fosil yakıtları arama çabalarına girişildiğinden, yeni kaynak bulma şansı oldukça fazladır. Ayrıca, üretici reaktörlerde U-235 iie birlikte U-238′den yararlanılabileceğinden, bu durumda uranyum kaynakları yüzyıllarca yeterli olacaktır. Bu reaktörler, bol miktarda bulunan toryumu da kullanabilir. Ancak, teknik güçler, aşın harcamalar ve çevrebilimcilerin fazla karşı çıkması gibi nedenlerle, üretici reaktörlerin gelişmesi engellenmiştir. Bazı ülkelere nükleer enerji yanlısı ve karşıtı tartışmalarda, farklı toplumsal felsefeler göze çarpmaktadır. Tutucu görüştekiler, ekonominin ancak, büyümeyle sağlıklı olabileceğini öne sürerler. Buna göre, enerji darlığı üretimi artırarak çözülmeli ve sonuçta ortaya çıkacak çevre sorunlarına da teknolojik çözümler bulunmalıdır. “Katı teknoloji” nin savunulmasına dayanan bu görüşe karşı olan “yumuşak teknoloji” görüşünü savunanlara göre de, ekonomik üretim isteme göre ayarlanmalı, toplum bütünüyle ölçüleri küçük tutma yönünde çaba harcamalı, enerji gereksinimi için yalnız çevre kirliliği yaratmayan ve yeniden üretilebilecek kaynaklar kullanılmalıdır. Böylece bir toplumda (ve ekonomide) nükleer enerji de gereksiz ve istenmeyen bir enerjidir. Bu tartışmalar yalnız Batılı ülkeler için değil, az gelişmiş ülkeler için de geçerlidir. Işınımla ilgili korkular, Nükleer enerji kullanımına karşı çıkışların çoğu, ışınımdan doğabilecek etkilerin yarattığı korku sonucu başlamış olabilir. Bu korku, insanoğlunun nükleer enerjiyle ilk kez, zarar vermeyi amaçlayan iki nükleer patlama sonucu (1945′te) karşılaşmasından kaynaklanmış olabilir. Korkunun büyüklüğünün başka bir nedeniyse, ışınetkin ışınımın etkilerini yeterince bilmek olabilir. Nükleer silahları taşıma araçları İkinci Dünya Savaşından sonra çok gelişmiştir. Başlangıçta, bu amaçla yalnız bombardıman uçakları kullanılmaktaydı. Daha sonra; tam olarak hedefi vurabilen ve saldırıdan zarar görmeyen güdümlü füzeler geliştirildi. Denizaltılara yerleştirilen orta menzilli. kıtalararası roketlerse Doğu ve Batı’nın en önemli vurucu güçlen durumuna geldi. ABD’nin elindeki, SSCB’yı hedef alan stratejik nükleer silahların sayısı 10.000′in üzerindedir. SSCB’de ise 7.000′den fazla sayıda stratejik nükleer silah vardır. Batı Avrupa’yı ve Çin’i hedef alan bu silahlar genellikle SS-9 ve SS-18 tiplerinden oluşmaktadır. Bir atom silahı, yer yüzünden oldukça yüksekte (havada), hemen yeryüzünde ya da yeraltında patlatılabilir (“hava patlaması”, “yüzey patlaması” ve ‘yeraltı patlaması”). Nükleer patlamadan birkaç dakika gibi kısa bir surede birçok karışık olay oluşur. İlk olarak, ani. parlak, beyaz renkte, güçlü bir parıltı (ışıma) görülür, bu parıltı’gün ışığında bile körlüğe neden olabilir. Daha sonra 10 milyon C-sıcaklığında bir ateş küresi oluşur. Bu küre 1 saniye içinde en yüksek büyüklüğe ulaşır; 1 MT gücündeki bir bomba. 2 km çapında bir ateş küresi oluşturur. Ateş küresinin oluşumu sırasında ve oluştuktan hemen sonra açığa çıkan toplam enerjinin % 35′i ısıya dönüşür. Nükleer patlamanın ikinci etkesiyse. vuruş dalgası dır (toplam enerjinin % 50’sı). Bu dalgadan hemen sonra kasırga biçiminde ortaya çıkar. Vuruş dalgası, belli bir uzaklık içinde bulunan her şeyi ezer (çekiç etkisi) Kasırga biçimindeki rüzgârsa herşeyi kısmen ya da tümüyle tahrip eder (süpürme etkisi). Nükleer patlamanın üçüncü etkisi; ışınetkin ışınım oluşmasıdır. Ancak, nötron ve gama ışınımları biçimindeki doğrudan nükleer ışınım; sürekli ışınetkinden farklıdır. Sürekli ışınetkin, yüzey ve yeraltı patlamalarında, hava patlamalarına göre daha çok oluşur. Çünkü, hava patlamasında yeryüzündeki cisimlerden çok azı ışınetkinden etkilenir Nükleer patlama sırasında oluşan bu olayların en sonunda bir elektromagnetik itme (ımpuls) oluşur. Olabilir tüm dalga boylarında, şiddetli bir ışınım patlaması biçiminde olan bu itme: Karışık elektronik araçlara büyük zararlar verir. Sözgelimi; iletişim sistemleri, bilgisayarlar, nükleer saldırılarda kullanılacak alarm sistemleri vb. 1 Megaton gücündeki bir bomba, toprak üzerinde patlaîıldığmda tümüyle yıkılan bölgenin (imha bölgesi) çapı 4 km2′ye kadar uzanır. Bu bölgenin sınırları içinde yaşayan tüm canlılar ve binalar, itme dalgası, şiddetli rüzgâr, nükleer ışınım etkisiyle yanar, yıkılır, yok olur. Canlı organizmalarsa üç nedenden ötürü ölür: Yüksek basıncın etkisiyle ezilme, açığa çıkan yüksek ısının dokuları bozması ve ışipirmın. öiüme yol açan dozdan yüzlerce kat fazla olması. Aynı bomba havada yüksek bir noktada patlaîılırsa imha bölgesi, üç kat büyür. Yaklaşık olarak 150 knv lik alan tümüyle yıkılır İmha bölgesinin dışında. 20 km’ye Kadar oian bölgede yaşayan canlılarda ciddi yanıklar oluşabilir. Binalar, kısmen zarar görebilir. Sürekli ışınım, patlamanın yüksekliğine ve rüzgârın yönüne bağlı alarak yüzlerce km uzaklıkta yaşayan canlıları öldürebilir. Hatta, uzun yıllar sonra bile, kalıtım haslıklarına ve kansere yol açabilir, insanlığın nükleer savaşa karşı doğrudan korunması olanak dışıdır. Işınıma karşı doğrudan korunmaysa yarar sağlamaz. Nükleer savaş yapılan bir bölgede binlerce yıl canlı yaşayamaz. 1947′de ABD, SSCB’nin ancak 15-20 yıl sonra atom bombası yapabileceklerini düşündüler. Bu süre içinde dünya çapında bir barış kurmayı planladılar. Çünkü, hiçbir devlet yalnız ABD’nin elinde bulunan bu güçlü silaha karşı gelemezdi. Ancak, ABD atom bombasının tek sahibi olacakları süreyi yanlış değerlendirdiler. Çünkü SSCB 1949′da (2 yıl sonra) atom bombasını patlatmayı başardı. SSCB’yi Büyük Britanya. Fransa, Hindistan ve Çin izledi. Böylece ABD’nin atom konusundaki üstün konumları bir süre sonra ortadan kalktı. Ancak, caydırıcı stratejileri sürdü. Bu strateji karşılıklı zarar” (MAC) temeline dayanıyordu. Böylece süper güçler arasında çatışma çıkması olasılığı azalıyordu. Çünkü savaş, her iki tarafa da büyük zarar verebilirdi. Süper güçler, Öteki devletlere karşı üstünlüklerini yitirmekten korkuyorlardı. Bu nedenle, aralarındaki silahlanma yarışını çeşitli görüşmelerle sınırlandırmaya çalıştılar (stratejik silahların sınırlandırılması görüşmeleri, SALT-1. 1980′de ABD Başkanfnın, sınırlı nükleer savaş konusundaki 59 nolu bildirisiyle, süper güçler arasındaki nükleer savaş tehlikesi Önemli ölçüde arttı. Bu bildiriye göre, nükleer silahlarla yalnız askeri hedeflere saldırılabilirdi. Kentler, kasabalar gibi sivil hedefler savaş dışı bırakılabilirdi. Böylece caydırıcı “karşılık zarar” stratejisi önemini yitirdi (ancak, pek çok uzman “sınırlı nükleer savaş” düşüncesini düşsel bir saçmalık olarak değerlendirmektedir). Nükleer savaş tehlikesi arttı. Süper güçler, artık Döyle bir savaşın her iki tarafa da büyük kayıplar verebileceğini pek düşünmüyorlardı. Savaşın sınırlandırılabileceğine, hatta böyle bir savaştan yenilgiyle bile çıkılacağına inanıyorlardı. Bir başka sorun da ” sivil halkın ışınetkinliğe karşı korunması zorunluluğuydu, Bu amaçla sığınaklar yapılması gerekiyordu. Ancak, bir ülkenin sığınaklar yapması, nükleer savaş olasılığını ciddiye aldığını ve böyle bir durumda ilk saldıracak üike olacağını gösterir. ABD Hükümeti, sivil halkı korumak amacıyla, sığınaklar yapmadı. Buna karşın, bu sığınaklar Öze! olarak yapıldı. Askeri karargâhların, denetleme ve iletişim servislerinin, yayın istasyonlarının korunması için büyük yatırımlar yapıldı. Bütün bunlar EMP’ye karşın, askeri strateji uzmanlarının, bu kuruluşların, ilk saldırıdan sonra çalışabilme olasılığını gözettiklerini gösterir. 1 981 ‘de ABD nötron bombası yapmaya karar verdi (nötron bombasıyla sınırlı nükleer savaş yapılabilir). Böylece, nükleer savaş tehlikesi daha çok artîı. Aynı dönemde. ABD’deki erken uyarı sisteminin eskimiş oiduğu anlaşıldı. 1979-1980 arasında 150 yanlış alarm verildi ve stratejik silahlar dört kez hazırduruma getirildi. Çünkü SSCB’den gelecek bütün bir saldırı dünyanın sonu demekti. Atom bombasının, sağlıksız rejimlerle yönetilen ya da komşularıyla savaş haiinde olan küçük ülkelerde de yayılması nükleer savaş korkusunu artırdı. Böyle bir durumun çok tehlikeli olduğu 1981 ‘de daha iyi anlaşıldı. O yıl Israii, Irak’ın Bağdat yakınındaki nükleer reaktörünü bombaladı. Böylece israil, Irak’ın ileride kendisine karşı atom bombası kullanması olasılığını önledi.Atom silahlarının hiçbir koşula bağlı olmaksızın yasaklanmaı görüşmeler 1950′de Stockholm başladı. Bu görüşmeler, Batı ülkeler desteklenmedi; bunun nedeni, SSCB’nin şiddetle karşısında olan Dünya Barış Konseyi’ nin Batı devletlerini etkilemesiydi. 1950 sonlarına doğru bu barış görüşmeleri, ne ABD ile ne de SSCB ile uzlaşmaz duruma geldi. Bunlardan biri İngiltere’ de 1957′den bu yana çalışmalarını sürdürürken, ünlü düşünür Bertrand Russel’ın yönetimindeki “atom bombasının yasaklanması” hareketiydi. Bu hareket, 1950lerde destek görseydi bile Soğuk Savaş’taki çözülme, atom denemelerinin azalması, solcu grupların Üçüncü Dünya ülkelerine ve Vietnam Savaşı’na karşı gösteri ve tartışmaları gibi nedenlerle, 1960′ta yine ortadan kalkacaktı. Ancak, 1970′ in ortalarında, özellikle nötron bombasının yapıldığı yıl olan 1977′de silahsızlanma hareketleri yoğunlaştı.
( Kuru Fasulye Tarifi,kekler, Tuzlu Kurabiye, dondurma tarifleri, pandispanya tarifi, pandispanya yapımı)
Batı Avrupa’daki bu hareketler, 1979′ da NATD’nun, Batı Avrupa’ya 572 ortamenzilli füzeyi yerleştirmeye karar vermesiyle daha da arttı, ABD’de bu eğilim, MX planlarının etkisi altında görüldü. Kiliselerde, sosyal demokrat partilerde, atom silahlarına karşı çıkışlar, kuşkular ve protestolar gün geçtikçe artmaya başladı. 8 Aralık 1987′de ABD Başkanı Ronald Reagen ve SSCB lideri Mihail Gorbacov’un VVashington’da yaptıkları görüşmeler sonunda orta menzilli nükleer füzelerin kaldırılmasını öngören bir antlaşma imzalandı. Ayrıca iki ülke lideri stratejik (uzun menzilli) nükleer füzelerde de % 50 indirimi Öngören bir antlaşma için 1988de Moskova’da biraraya gelmeyi de kararlaştırdılar.
Ansiklopedimizin içinde Google destekli arama yapın.
.
You can leave a response, or trackback from your site.
Sağlık Ana Sayfa
Biyografiler
Akademisyenler,
Antropologlar (İnsanbilimciler),
Arkeologlar
Askerler >
Besteciler
Bilim Adamları
Biyologlar
Coğrafyacılar
Dansçılar
Denizciler
Devlet Adamları - Politikacılar
Dilbilimciler
Din Adamları
Diplomatlar
Doğa Bilimciler
Düşünürler
Edebiyatçılar
Eğitimciler
Ekonomistler
Felsefeciler
Fizikçiler
Fotoğrafçılar
Gazeteciler
Gezginler
Gökbilimciler
Gravürcüler
Heykeltraşlar
Hukukçular
İktisatçılar
İmparatorlar-Hükümdarlar
İş Adamları
İstatistikçiler
Karikatürcüler
Kaşifler
Kimyagerler
Koreograflar
Mankenler
Matematikçiler
Mimarlar
Minyatürcüler
Mucitler
Mühendisler
Müzisyenler
Oryantalistler
Osmanlı Padişahları
Pilotlar
Psikologlar
Ressamlar
Şairler
Sanatçılar
Sanatkarlar
Sendikacılar
Seramik Sanatçıları
Sinemacılar ve Tiyatrocular
Sosyologlar (Toplumbilimciler)
Sporcular
Araba Yarışçıları
Futbolcular
Tarihçiler
Tıpçılar
Veterinerler
Yazarlar
Yöneticiler
Yönetmenler
Toplum ve Yaşam
Toplum
Millet
Aile
Antropoloji
Hayvanlar
Sosyoloji
Cinsellik
Ev
Evlilik
Felsefe
Aşk
Biyografiler
Bilim ve Teknoloji Bilim
Bilgisayar
Bilim
Kurgu
Matematik
Aritmetik
Arkeoloji
Biyoloji
Bilim Adamları
Bilişim
Ekonomi
Fizik
Yıldızlar
Astronomi
Uzay
Arkeoloji
Jeoloji
Nükleer
Enerji
Kimya
Zooloji
Mantık
Pedagoji
Enerji
Elektronik
Elektrik
Telekomunikasyon
Teleskop
Ses
Tıp
Tarım
Kültür
Kültür
Dil
Tarih
Edebiyat
Eğitim
Felsefe
Adet
Müze
Müzik
Mitoloji
Basın
Spor
Sinema
Tiyatro
Coğrafya
İklim
İlçeler
İller
Biyocoğrafya
Din
ilahiyat
Allah
Musevilik
Hristiyanlık
Kuran-ı Kerim
Mitoloji