AŞK

Genellikle karşı cinsten bir kişiye karşı doğan güçlü sevgi, tutkulu yakınlık, bağlılık ve yüceltme duygusu (sevda, muhabbet, sevi). Aslı Arapça olan aşk (ışk) kökünden türemiş başka sözcüklerden dilimize girmiştir. Kısa karşılıklarıyla âşık (seven, âşık olan, saz şairi); maşuk (sevilen, kendisine âşık olunan erkek), mâşukâ (sevilmiş kadın); uşşak (âşıklar, Türk müziğinde bir makam); âşıkân (âşıklar); mâşûkıy-yet (sevilme durumu, mâşukluk). Kökenindeki güçlü tutkunluk, yüceltme anlamlarıyla aşk; insanlar arası ilişkiyi belirttiği gibi insanın kendini aşan ülküler yolunda duyduğu sevgiyi de anlatır: Özgürlük aşkı, yurt aşkı. Bu maddede ise yalnızca erkek-kadın cinslerinin birbirine duyduğu büyük istek, cinsel yakınlık özlemi, güçlü sevgi anlamıyla işlenecektir. Gerçekten birçok dilde “aşk yapmak” iki cinsin sevişmesi anlamına geldiği gibi, içinde aşk sözcüğü geçen deyimler ruhsal bir coşkuya götüren güçlü istek ve tutkunun yarattığı durumları dile getirir: Aşka gelmek (büyük istekle coşmak), aşka düşmek (sevdalanmak, tutulmak); atasözlerimizde de aynı yönde yargılar oluşur: Aşığın gözü kördür (tutkunun, özleminin gücüyle gerçekler görünmez olur), Aşığa Bağdat ırak değil (isteğin etkisiyle amaç yakın sanılır), Aşk olmayınca meşk olmaz, (gerçek bir isteğin yokiuğu her sonucu verimsiz kılar). Bu ortak dil değerlerinin yanı sıra edebiyatımızın bazı dize ve koşaları vardır ki, zaman sınırından yüz akıyla çıktıkları için halk ağzında bilinip tekrarlanan ilkeler durumuna gelmiştir: “Aşk gelince cümle eksikler biter” (Yunus Emre); “Aşk imiş her ne var âlemde, bir kıyl û kal imiş ancak” (Fuzuli), islâmlığı kabul edip ortak uygarlık dünyasına katılışımızdan sonra Türkçe, Arapça ve Farsçanın etkisine girerken aşk sözcüğüyle yapılıp kullanıla kullanıla halka mal olmuş kalıp tamlamalar da (terkip) bir dünya görüşünü yansıtmaya yarayan söz kümeleri oluşturmuştur: Aşkı cismani (bedensel, cinsel aşk), aşk-ı Eflâtun (platonik aşk), aşkı hakiki (değerce yüksek gerçek aşk), câm-ı aşk (aşk kadehi; hak âşığı saz şairlerinin düş dünyasında pîr elinden içtikleri kadeh; ülküsel bir sevgiliye tutulmalarını sağlayan bâdei aşkı aşk içkisini tattık darı bardak), aşkı memnu (yasak aşk), derdi aşk (aşk sıkıntısı), nâmei aşk (aşk mektubu), rehi aşk (aşk yolu), aşk ilahi (Tanrı sevgisi).Mutasavvıflara göre aşk, salt güzellik olan (hüsni mutlak) Tanrı’ya karşı duyulan işte bu katıksız sevgidir ki insanı nefsine egemen olma yoluyla fena fillâh (Tanrı yolunda ölümlülük) mertebesine götürür. Tanrı görünüşlerinden birine, birkaçına cinsellik dışında duyulan eğilim (aşk-ı mecazî), aşkı hakiki olması gereken Tanrı aşkına giden yolda geçici bir aşamadır. Hak aşkı yolunda mâsivâdan vazgeçip, alâyik kaydından çözülen kişi, hüşn-i mutlak’tan başka bir nesneye ilgi duymaz; nice yaşam sınavından geçilerek ulaşılan bu gönül yüceliği, kendi içinde de hakkın tecellisini bulan ermiş kişilere özgü manevi bir ululuk katıdır: “Yunus miskin, çiğidik, piştik elhamdülillah”Mitoloji. Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite sevgiyi sevişmeyi simgeler; ancak bu büyüyü kendi kendine değil çevresini saran başka tanrısal varlıkların aracılığıyla gerçekleştirir. Evrende birleşme ve üremeyi sağlayan en doğa! güç Eros, bazı efsanelere göre onun oğluysa da (ki en mutlu zaman kardeşi Anteros’la karşı sevgi birlikte bulunduğu anlardır) aslında Aphrodite’den çok önce doğmuş evrensel bir güçtür (Khaos’ tan hemen sonra). Hesiodos’a göre: “Eros, en güzeli ölümsüz tanrıların o Eros ki elini ayağını çözer tanrıların ve insanların da, tanrıların da ellerinden alır.Yüreklerini, akıl ve istem güçlerini”. Bu yüzden hiçbir tanrı Eros gibi zamana ve mekâna göre değişik biçimlerde yansıtılmamıştır, hiçbirtanrı Eros kadar şairlere konu olmamıştır. Yunan felsefesinde Philia, Eros, Agape ve Latincede Amor ve Caritas sözleriyle dile getirilen aşk değerini, Empedokles, sevgi ve nefret kavramlarını (birleştirici ve ayırıcı ilke) karşılıklı etkileşimleri sonucu yaratıcı çoğalma olarak açıklar. Platon’a göre Eros aşk ise ideaların bilgisine götürür; bütün inançlar ve dinler sevgi temeline dayanır, insanların birbirilerini sevmesini öğtülerler. ilk filozofların hepsi bedensel yaklaşımların gelgeç istekleriyle yetinmeyerek insanca bir beraberlik olarak aşkı yücelttiler; insanın ulaşması gereken yüksek bir duygu düzeyi olarak değerlendirdiler. Batı dünyasında aşk. kadın şair Sappho’nun aşk şiirleri (İÖ 6. yy) kişisel deneyimlerine dayanırken, Yunan tragedyalarında yıkıcı bir çılgınlık olarak ele alınıp işlenen aşk, güldürülerde anlamsız bir açık saçıklık öğesi ve alay konusu gibi görülürdli.Roma şiirinde aşk bir ruh hastalığıdır. Aşk ilişkileri Petronius’un Satyr/con’unda (ıS 1. yy) en küçük ayrıntılarına kadar tatsız bir biçimde anlatım. Duna karşın Catullus, Propertius ve Tibullus’un erotik şiirlerindeyse Plautine’nin güldürüsünde yer alan açık saçıklıkla Ovid’in Amoresindeki (İÖ 1. yy) sözde uygarlık belirtisi çapkınlığın tam tersine buram buram bir insan sevgisi görülür. Lunapar’ın Pompeiisindeki ilginç pornografik süslemeler Roma toplumunun Elen etkisinde kalmışlığının güzel bir örneğidir.Ortaçağ ve Rönesans. Hıristiyanlığın yükselişiyle kutsal ahlakçılık güçlendi. 12. yy’dan 19. yy’a kadar aşk edebiyatı saf ve platonik bir eğilime yöneldi. Bu doğrultuda Petrarca’nın (1304-1374) zarif aşk şarkıları yüzyıllar boyu sürecek bir model oluşturdu. Öte yandan, ülkücü eğilimlerle birlikte bir “gerçekçi” edebiyat geleneği de gelişti. 12. yy’da Chretien de Troyes’un saray erosallığını yansıtan Lanceor’su, 13. yy’da Guillaume de Lorris ile Jean de Meung’ un Romance of the Rose’u (Gülün Aşkı – Aşk Mesajları) ahlakçılık ve kinaye ile arıtılmış eserlerdir. Boccaccio’nun Decamerone’u (1350-1355), Ghaucer’in Canterbury Tales’inin (Cantenbury Masalları) 1390′lar The Miller’s Tale (Değirmencinin Öyküsü) bölümü, Rabelais’nin PantagruePi (1532-1552) de gerçekçi geleneğe giren koşuk ve düzyazı romanlardır. Ayrıca, yine Boccaccio’ nun Filostrato’sunda (1340 öncesi) ve ingilizce kopyası olan Chaucer’in Troilus and Crossda’sında (1385′ler) yarı şehevi, yarı ülkücü aşk yüceltilerek bir’ başka tür gerçekçilik vurgulanır. Rönesans döneminde aşk edebiyatı oldukça kısıtlı bir görünümdedir. Örnek: Shakespeare’in Venüs and Adonis (1593) ve Marlove’un Hem and Leandon (1598) adlı oyunları. 18. yy. Bu yüzyılda şehvet yücelik ve incelik kazandı. Voltaire’in Candide’ı (1758), Sterne’nin Tristram Shandy’si (1760-1767), Gasanova’nın Memoirs’i (Anılar) 1790′lar, Marki de Sade’ın Justine’i (1791) zekice çapkınlıkları yansıtan eserlerdir. Bu arada rahip Prevost’un Manon Lescaut’sunu da unutmamak gerekir (1731). 79. yy. Bu romantik dönemde rezillik ve tuhaf ilişkilere daha az yer verildi. Keats ile Byron’un şiirlerinde sağlıklı bir şehvet duygusuna rastlanır, Emily Bronte’nin Wuthering Heights (Rüzgarlı Bayır) 1846, Charlote Bronte’nin Jane Eyre (1847) adlı romanlanyla bu akım doruğuna ulaştıysa da, romantizmin geç evrelerinde Rossetti’nin Poems’inde (Şiirler) 1870 görülen ruh çöküntüsü Oscar VVİlde’ın Salome’ sinde (1893) tam olarak somutlaştı. Çağdaş Dönem. 19. yy sonlarında aşkın ruhsal bir özlem olduğu görüşü giderek saygınlığını yitirince italyan şairi Peîrarca’nın başlattığı gelenek sona erdi. Fransız sembolistlerinin ruhsal huzursuzluğu Mallarme’nin Apres midi d’un faune (Bir Bağ Perisinin Öğleden Sonrası) 1876 adlı şiir kitabında sergilendiği gibi karmaşık bir erotizmin gelişimine yol açtı. James Joyce’un belirgin erotik anlatıma dayalı eseri (J/ysses’ten (1922), gerçeküstücülüğün Freudcu fantazileri ve bunlara gösterilen bir tepki olarak da Henry Millerin Tropic of Cancer’i (Yengeç Dönencesi) 1934 gibi kaba erotizmi yansıtan çağdaş romanlar filizlendi. Cinselliğin salt bedensel yönlerinin yeniden vurgulanması ve şehvetten gözü dönmüş kişileri tanımlayan çalışmaların değer kazanması 20. yy’ın ikinci yarısında Frederico Fellini gibi umutsuz şehveti görüntüleyen yönetmenlerin erotik filmler gerçekleştirmesine yol açtı.Felsefe. Felsefi kavram olarak aşk, cinsel bağı yadsımayan, ama onu aşan sevgi anlamındadır! Sevgi, genelde canlinın canlıyı, özelde insanın insanı yaşatma güdüsü (biyolojik), isteği (psikolojik), ve iradesi (ahlaki) dir. Koruyucu sevgi (Gr. agape, Lat.caritas) kişinin birlikte yaşadığı kimselere yardım etme, onları mutlu kılma, iyileştirme, kötüden ve zararlıdan uzak tutma anlamlarını taşır. Bir kimsenin iyiliğini isteme, birlikte sevinmeyle olabilir, ama asıl ortaya çıktığı durum birlikte acı çekmedir. Bu durum el kol bağlayarak katlanma değil, karşı çıkarak katlanma olunca ahlaki değer kazanır ( amor fati: yazgıyı sevmek).Ancak ölüm yazgısının tam bilincinde olan bir varlık insan yazgısını sevmeyi tam anlamıyla gerçekleştirebilir. Her sevgi eyleminde kişinin kendisini sevmesinin payı vardır. Ama kişi, sevme eylemine kendisini merkez alarak giriyorsa, sevme yeteneği gelişmemiş demektir. Oysa sevgiyi paylaşmanın halis değeri, başkasının mutluluğundan dolayı mutlu olmada kendisini gösterir. Egoizmi kıran bu duygudaşlık (sümpatheia : sempati) seven kişiyi sevdiğinin yaşam yolunu açmaya yöneltir. Am,a bu eylem kendi bireyliğini hiçleyici biraltruizme (olumsuz özgecilik) dönüşürse içi boş kalır (örn. “kendini topluma adama” kavramının içi boşluğu), çünkü kişi aslında gene kendisini merkez yapmıştır; bu kez kendisini hiçleyerek, başkalarıyla bağlarını kopararak kurtarmaya çalışmaktadır; duygudaş değil, sadece duygusaldır. Erkekle kadının doğal yapılarının yazgısı bedensel sevgidir. Bu yazgıdan doğan gerilim aşktır (erotik). Gerilimin giderilmesi yalnızca cinsel isteklerin doyumuna bağlanırsa (şeksüalite) duygudaşlığın içerdiği değerler ve, birlikte yaşamanın anlamı yitirilebilir, kişilik silinebilir.Kişiliğin sevgide gerçekleştiğini N. Hartmann şöyle dile getirmiştir; “Seven kimse, sevilenin aynası ve kişiliğindeki anlamın gerçekleştiricisi olduğundan, sevgi kendine özgü ahlaki bir durum, insanla insan arasında içten, herzaman iki yönlü bir bağ yaratır.” (Ethik, 1926, s. 485). Türk edebiyatında aşk. Hem kent yaşamına hem yazıya geç kavuşan Türklerin pek çok edebiyat ürünlerini yitirmiş oldukları kesindir. Bu arada Uygurca tek nüshası ele geçmiş olan eksik’destan özeti Oğuzname’de aşkla ilgili iki öğe dikkati çeker. Oğuz Kağan sıradan kadınlarla değil gökten düşmüş birer ışıkla kutsanmış olan iki güzel kızla birleşir ve güçlü altı oğula sahip olarak döl bereketine erişir. Kuzeydoğu Anadolu yöresinde geliştiği çeşitli tanıklıklarla belli Dede Korkut Kitabı’nın ana konuları her ne kadar aşk değilse de (iç çatışmalar, dış çatışmalar, doğal sorunlarla uğraş) yer yer aşk kavramını yücelten gönül bağlılıklarıyla karşılaşılır. Örneğin Banı Çiçek, Bamsi Beyrek’i sonuna kadar bağlılıkla bekler, Deli Dumrul’un eşi erkeğini kurtarmak için gönüllülükle ölmeye hazır olur. Dirse Han karısını öven nice dizeden sonra sonsuz güveniyle yürek bağlılığını tek satırda özetleyiverir: “Kadınım, direğim, devliğim.” islamiyet etkisinde Türk Edebiyatı, toplumsal yaşam ve tabakalaşmaya göre ayrı ayrı yollarda gelişmeye başlayınca aşk konusuyla edebiyatın ilişkisini sağlayan en büyük etkin dinsel baskı oldu. Şeriat düzenine göre kadının toplum dışı bırakılması, harem hukuku, örtünme zorunluğu, gerçek yakınlaşmaların değil düşsel tasarıların ürünü olan bir aşk tablosu çıkardı. Merkeziyetçi devlet yapısına uygun olan klasik değerlendirmelerle düşlerle beslenen, : güzelleştirilen sevgili Sultan (hükümdar) oldu, âşığı kul; sevgili arzusu ferman ve mazmun denilen kemal derecesine eriştirilmiş en aşırı benzetmelerle sevgililer düş ülkelerinin erişilmez yüceliği oldular. Boyları servi, saçları zincir ve kement, kaşları yay, kirpikleri ok, ağızları yok denecek kadar küçük (gönce, nokta, adem), terleri gül kokan, dişleri inci, yüzleri ay ve güneş., diye tanımlandı. Buluş güzelliğine, taze mazmun yeniliğine yönelikbu ortak kullanımlar yüzyıllarca sürdü. Ol periveş kim melâhat mülkünün sultanıdır. I Hükm onun hükmü bana, ferman onun fermanıdır. Fuzulî) Bu arada birbirini arayan aşk çiftlerinin bitip tükenmez çileleri mesnevilerde işlendi (Leyla vü Mecnun, Hüsn ü Aşk, Ferhad ile Şirin).Köy, oba hatta kasaba yaşamının doğaya daha yakın koşullarında doğan saz şiirinin ürünlerinde aşk; daha mümkün, daha gerçek, daha cinselliğe yakın insanca bir ilişki biçiminde işlenir. Halk hikâyelerinin birçoğunda da karşılıklı aşk duygularıyla özverilerin gücü en katı toplumsal kat engellerini gidermeye yeter (Âşık Garip, Asuman ile Zeycan). Kerem ile Aslı gibi ürünlerdeyse kavuşması olanaksız nice aşk çiftinin ancak ölümle sonuçlanan özlem ayrılıklarında aşkın gittikçe yücelen değerler düzeyini izleriz. Tasavvuf şiirlerindeyse mecazi aşktan hakiki aşka yönelen tekke insanlarının bazı yasak sözcükleri bir çeşit aşk sözlüğünde değiştirdikleri görülür: Mey (aşk), meyhane (tekke), pîr- mugan (şeyh, mürşid) gibi Divan şiirinde bu konuyu en yakın gerçeklikle işeleyen-er Fuzuli, Necati, Baki, Nedim, Yenişehirli Avni oldu. Batılılaşma adımlarının atıldığı Tanzimat dönemi, bir yere kadar alafranga birliktelikle yaşanan konak çevresini yaratmıştır. Fransız edebiyatından alınan roman ve tiyatro gibi türler, iki cins arasındaki her çeşit ilişkinin yazgısını konu edinme yolunu gerektirdi. Böylece başlayan bireyin serüveni, şüphesiz herşeyden önce aşkı işleyecek, insan yazgısına söz geçiren bu etkili duygu kaynağının gelişimini konu edinecekti. Burada da sanatçıların kişisel tutumları etkili oldu. Örneğin her erdemin örnek davranışlarında bulunan Tevfik Fikret’ te hemen hiç aşk şiirine ratlanmaz da (Tesadüf şiirleri dışında), Cenap Sahabettin bu eğilimi özgürce şiirleştirir. Aşk duygularını şiir konusu olarak kullanmada Ahmet Haşim, Yahya Kemal Beyatlı.A. H. Tanpınar, A. Muhip Dra-nas, Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat, Cemal Süreya, İlhan Berk, Cahit Sıtkı Tarancı, Ümit Yaşar Oğuzcan, Turgut Uyar,dikkati çekerler. Şüphesiz bu konu hiçbir sanatçının uzak kalamayacağı en doğal, en insanca, en evrensel, en etkili kaynaktan doğmaktadır. O yüzden öykü, roman, oyun gibi öteki edebiyat türlerinin hangilerinde aşkın bulunduğunu aramak boşuna zahmet olur; asıl toplama hiçbir zaman erişilemez. Çünkü çağdaş edebiyat insanı ve toplumu özgürce konu edindiğine göre insanın olduğu her yerde hüküm süren aşk olgusunu da sanatının birim ve boyutlarına uygun ölçüde işlemekten geri kalmamaktadır; çünkü kuşaklar değişse, değerler altüst olsa bile yaşanan her çağın kendine uygun bir aşk anlayışı bulunacak, Aphrodite ile Eros her zaman yan yana insan yazgısının büyük etkisi olarak sonsuz ve sınırsız yaşamlarını sürdüreceklerdir.

Ansiklopedimizin içinde Google destekli arama yapın.

Sağlık Ana Sayfa Biyografiler Akademisyenler, Antropologlar (İnsanbilimciler), Arkeologlar Askerler > Besteciler Bilim Adamları Biyologlar Coğrafyacılar Dansçılar Denizciler Devlet Adamları - Politikacılar Dilbilimciler Din Adamları Diplomatlar Doğa Bilimciler Düşünürler Edebiyatçılar Eğitimciler Ekonomistler Felsefeciler Fizikçiler Fotoğrafçılar Gazeteciler Gezginler Gökbilimciler Gravürcüler Heykeltraşlar Hukukçular İktisatçılar İmparatorlar-Hükümdarlar İş Adamları İstatistikçiler Karikatürcüler Kaşifler Kimyagerler Koreograflar Mankenler Matematikçiler Mimarlar Minyatürcüler Mucitler Mühendisler Müzisyenler Oryantalistler Osmanlı Padişahları Pilotlar Psikologlar Ressamlar Şairler Sanatçılar Sanatkarlar Sendikacılar Seramik Sanatçıları Sinemacılar ve Tiyatrocular Sosyologlar (Toplumbilimciler) Sporcular Araba Yarışçıları Futbolcular Tarihçiler Tıpçılar Veterinerler Yazarlar Yöneticiler Yönetmenler

Toplum ve Yaşam Toplum Millet Aile Antropoloji Hayvanlar Sosyoloji Cinsellik Ev Evlilik Felsefe Aşk Biyografiler

Bilim ve Teknoloji Bilim Bilgisayar Bilim Kurgu Matematik Aritmetik Arkeoloji Biyoloji Bilim Adamları Bilişim Ekonomi Fizik Yıldızlar Astronomi Uzay Arkeoloji Jeoloji Nükleer Enerji Kimya Zooloji Mantık Pedagoji Enerji Elektronik Elektrik Telekomunikasyon Teleskop Ses Tıp Tarım

Kültür Kültür Dil Tarih Edebiyat Eğitim Felsefe Adet Müze Müzik Mitoloji Basın Spor Sinema Tiyatro Coğrafya İklim İlçeler İller Biyocoğrafya

Din ilahiyat Allah Musevilik Hristiyanlık Kuran-ı Kerim Mitoloji

Aşk Mesajları Özlü Sözler Atatürkün Hayatı Yemek Tarifleri Kadınlar Sağlık Sağlık Bilgileri Teknoloji kadın Eğitim Sağlık Bilgileri Pasta Tarifleri Kpss Soruları Bayram Mesajları

site ekle